Zamansız Kadınlar : Tezer Özlü

Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum…

Bu kelimeleri yan yana dizip yazmayı başaran. Belkide türk edebiyatının aynı zamanda kendi döneminin ZAMANSIZ ASİ RUHU diyebiliriz. Yaşamla ölüm arasında ki gidip gelişinden belkide her şeyi bu kadar yalın salt görüşü.

1943 yılında İstanbulda yazar bir ağabeyin kız kardeşi olarak, kısacık yaşamının sonuna kadar sürgün olarak yaşayacağı hayata gözlerini açtı. Bu güne kadar sürekli melankolik biri olarak yansıtılan Tezer Özlü aslında oldukça mücadeleci, boyun eğmeyen, ruhunun kalbinin boyun eğmediği hiçbir şeyi yapmayan Zamansız Kadınlar dan biriydi. Arkadaşlarının kendisiyle iyi bir arkadaş olmasının yanı sıra kendi aralarında da sağlam arkadaşlıklar oluşmasını isterdi. Bunun için hiçbir çaba harcamasına gerek kalmıyordu. Zaten Tezer Özlünün yan yana getirdiği insanlar onun yokluğun da bile birbirlerinden kopamayacak kadar sağlam bağlarla bağlandılar.
Çok kısa sürdü yaşamdaki sürgün hayatı. Toplum baskısında bile sıyrılmış ruhunu asla kimseye eğmeyen dik başı egodan oldukça uzaktı. Bu hayatta sığacak bir yer bulamadığı gibi, kendisi gibi bu hayata sığamayan insanların yaşadığı şehirlerde nefes almak isteyen çoşkulu bir ruha sahipti. Bir çok intihar girişimi olsa da her defasında sürgününe devam ediyordu. Elektroşok tedavisi bile uygulanan aklına bir az faydası oluyor. Sonrası yine asi ruhunun damarlarındaki kanından ayrılmayacağını anlıyor. Kaldığı yerden devam ediyor.
Ruhunun hissettiklerini bile anlatırken sanki sevişiyor kendiyle. Tezer olaylara, dünyaya, çevresine, herşeye salt kendi eleştirel bakışıyla bakıyor. Yazdığı şey her ne işe kimin okuyup okumayacağını düşünmeden yazdığı kesin. İçinden geçenleri ruhunda hissettiklerini yazan bir kadını kim suçlaya bilir ki. Eskiye oranla artık kadın yazarlar daha çok var. Bu bir az biz bu toplumun her yerinde varız demek olsa da daha çok hiçbir şekilde hiçbir alanda kısıtlanamayacak bir güce sahip olduklarını göstermek anlamına da gelebilir. Her ne anlama geliyorsa gelsin. Bir daha bu dünyadan bir Tezer Özlü daha geçmeyecek. Tezer özlünün ilhamıda mürekkebide kalemide kendisindendi. Ruhundandı. Kalbindendi.
Geceler, kelimeler, günler hiç biri ona yetmiyordu. En mutlu olduğu anları bile aynı güçte şiddette acı çektiği zamanlara dönüşüyordu. Bunu anladığı andan sonra acı çektiği her anı en mutlu zamanları olarak adlandırmaya bile karar vermişti.
Dip nota, alt yazıya, satır aralarının okunmasına gerek olmayan belkide tek yazardı. Her şeyi o kadar açık ve net yazıyordu ki. Anlatılmaz okunur diye bilirim. Birkaç dil bilmek bile Tezer Özlüye iyi geliyordu. Sığınacak bir dünya aramanın alışkanlığıydı. Olduğu bulunduğu hiçbir dünyaya sığamıyordu. Yaşayamıyordu. Nefes bile bazen alamıyordu. Aslında batıyı, kuzeyi/ güneyi, kuzeybatıyı ve geçmiş bütün zamanları, burada, Akdeniz duyarlılığı içinde ve bir üçüncü dünya ülkesinde yaşamak mutluluğuna ermiş, otuz yıllık yaşamlarına bir asrın olayları sığdırılmış ender mutlu insanlardan biri sayıyordu kendini. Kendi dünyasına egemen olmayı, hükm etmeyi edebiyatla öğrenmişti.
“Yaşamla ve ölümle hesaplaşmak için yazıyordu”.
Onun yaşamının sorgusu ondan sonra bile birilerinin aracılığıyla hala günümüzde bile hala sürüyor. Nasıl ki son eşi kocası onun ölümüydü. O da kendi hayatının yaşamının ölümüydü. Sürgün ölümüydü. Eşinin kollarında verdiği can aslında ruhunun ermiş olduğu huzurdu. Sevdikleri için üzülüyoruz. Gerçek şu ki Tezer Özlü adına bu bir kurtuluştu. Öylesine naif kırılgan naif bir ruhun daha fazla dayanmayacağını her kes çok iyi biliyordu.
3cü dünya saltanatında yaşayan en asi ruhtu. Bir Tezer Özlü daha geçmez bu dünyadan.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir